Şampiyonlar ligi ve Kemal Sunal filmlerini seyretmek çocukluğumun vazgeçilmezleri arasındaydı. Yalnız bunlar hep akşam geç saatlerde olduğu için anne terörü ile karşılaşırdım. Çok ağır bedeller ödememek için ''anne terörü'' ile müzakere masasına her daim oturmak durumunda kalırdım. Yalnız anne tarafı genelde şartlarını çok ağır koyar ve bunları harfiyen uygulanmasını talep ederdi. Ben de otorite sorunu yaşadığımdan bu talepleri yerine getirirdim. En önemli şart okuldan sonra ödevleri yapıp, gece kaç saat ayakta kalacaksan o kadar uyumaktı. Bu süre tahminen 2 en fazla 3 saat olurdu.
Ödev yapma konusunda sorun yaşamıyordum, ancak uyuma hep problemli oluyordu. Odama girdiğim an cehennem azabıyla karşı karşıya kalıyordum. Çoğu kez uyumam gereken 2-3 saatlik dilimde kıvranıp dururdım. Annem odaya girdiği an uyuma rolu yapardım. (Bu rolü annem yer miydi? Zannetmiyorum. Şimdi bile bu durumu anneme sormadım.) Yalnız bazen ciddi ciddi uyuduğum oluyor, hatta maçın ilk devresini kaçırdığım zamanlar oluyordu. Televizyon seyredilen yere girdiğim an, babamı kanepeye boylu boyunca uzanmış bir şekilde maç seyretme pozisyonunu almış olarak görünce tabii bi şok geçiriyordum. Anneme isyanım bu bu tablodan sonra haklı bi temele dayanmış oluyordu. Tabii annemin cevabı '' güzel uyuyordum, uyandırmak istemedim.'' tarzı şeyler olunca '' Vay arkadaş ya, ben zati bu maç ya da film için uyudum, böyle anlaşma mı olur'' mealinde laflar ediyordum. Tabii bu isyanım hiç bi şeyi değiştiremeyeceği için, en azından kazandığım hakları sonuna kadar kullanmam gerekiyordu. Şimdi bi çatışma ile bütün planları sıfırlamanın anlamı yoktu. Eğer çatışma gibi bi durumuna gireceksen bunun maaliyetini de hesaplamak gerekiyordu. Tartışmanın fırsat maaliyeti tekrar yatağa dönmek olabilirdi. Hiç böyle şeylere gerek yok. Çok riskli..
Neyse.. Maç başlamadan önce televizyonda arada sırada şampiyonlar ligi marşı ile ortam ısıtılırdı. İşte o marşı her duyduğumda heyecan katsayım tavan yapardı. Belki de bu marşı dinlemek maç anında yaşadığın heyecandan daha etkili bile olabilir. Hatta bu eski heyecanımı yaşamak için şampiyonlar ligi marşını internetten dinlediğim oluyor. Eski heyecanı bulamıyorum belki ancak eski günleri hatırlarak da gülümseyebiliyorum.Eski günler güzeldi bea.. Neyse..
Şampiyonlar ligini seyretmek ve ertesi günü okulda bebelerle maç kritiğini yapmak büyük keyifti. Maç sonunda kritiğini yapmayı en sevdiğim maçlardı bunlar. (Eskiden ben de İstanbul takımlarından birini tutardım. Şimdi bu takımı burada dillendirmenin anlamı yok. Sonra laf söz oluyor, dedikodulara sebep vermiş oluyoruz.) Bu maçların kritiğini yapmak harbiden keyifliydi. Çünkü bu maçlar milli meselelerdi. Diğer lig maçlarında kazandığımız maçlardan sonra ''oğlum hakemlerle kazandınız la!!'', yenildiğimizde de ''nasıl çaktılar ya da çaktık ya la!!'' tarzı geyiklerle yüz göz olmak zorunda kalıyordum. Bu hiç çekilmez bir durum. Belki de takım değiştirmemin bi sebebi de budur.. Neyse.. Ancak şampiyonlar ligi maçlarından sonra böyle geyikler olmazdı. En azından böyle bi geyiğe giren derhal bastırılırdı. Çünkü şampiyonlar ligi milli meseleydi. Mesela ''hakemlerle kazandınız oğlum!!'' geyiği çevrilmezdi. Nasıl böyle bi geyik çevrilsin ki, bütün dünya ''Türklere'' düşman olduğu gibi hakemler de her daim ''Türk'' takımlarına düşmandılar ve her zaman bizim aleyhimize karar verirlerdi. Bi sıra hakemlerin bi araya gelip Türk takımlarını nasıl alt edeceklerini müzakere ederken hayâl ediyordum. Yani böyle bi durumda rakip takım taraftarı arkadaşımın bana hakem kozunu kullanması yakışı kalmazdı. Çok dengesizce bi çıkış olurdu bu. Cık cık cık.....Yenildiğimiz de de sorun teşkil etmezdi. Niye sorun olsun ki, yenilen Türk takımıydı, o takım yenildiği vakit tüm Türk takımları yenilmiş sayılıyordu. Harbiden bu maçların keyfi pâhâ biçilemezdi. Yalnız bu durum arada bana çok gaddarca geldiği de olurdu. Çünkü yendiğimiz de en çok biz keyif alıyorduk, hatta diğer takım taraftarlarının yüzüne yüzüne vuruyorduk bu durumu, onlar da ses çıkaramıyorlardı. Yenildiğimizde de kimseden çıt çıkmıyordu, hep beraber hakemlere hakaret ediyor, dünya siyasetinin bize nasıl cephe aldığına dair komplo teorilerini ballandıra ballandıra anlatıyorduk. Bu yüzden şampiyonlar ligi maçlarını takip etmek büyük keyifti.
Hatta bu maçlardan birinde çok özen gösterdiğim balıkları haşlamıştım. Benim bi akvaryumum vardı. Ancak bu akvaryumun ısıtıcısı problemliydi. Bu yüzden saatli çalıştırıyordum. Şampiyonlar ligi maçının olduğu gün, maçın ilk devresini seyredeyim, (ikinci devreyi seyretmeme gerek yok, zaten yenileceğiz) hemen ısıtıcıyı kapatır, öyle yatarım yerime diye plan yapmıştım. Emme velakin olaylar bu şekilde gerçekleşmedi. Bizim takım acaip mücadele etmişti. Tabii ben de anne terörüyle başarılı bi şekilde mücadelemi verip ikinci yarıyı seyredebilmiştim. Bizim takım son dakikalarda golü bulunca ertesi gün okulda neler konuşacağımızı hayâl ederek o sevinçle yatağa yattım. Tabii akvaryumun ısıtıcısını açık bıraktım. Ertesi gün sabah uyanınca karşımdaki akvaryumda hava filtresinin balıkları rastgele savurduğunu görünce çok fena çıldırmıştım. Şampiyonlar ligi maçı yüzünden balıkları haşlamak.. Hiç hoş değildi... Neyse...
Kemal Sunal filmleri de benim değişilmezlerim arasındaydı, hatta Zeki ile Metin de bu kategoride değerlendirilebilirdi. Bu filmler için de ''anne terörü '' müzakare edilirdi.Bu konuda da pek çok şey yazılabilir aslında.. Neyse artık...
İşte çocukluğumdan aklıma gelen bi mevzuuyu sizinle paylaşmak istedim. Belki de 90lı yıllarda çocuk olanlar, benim bu yazdıklarıma paralel şeyler yaşamış olabilir. Tabii bizim zamanımızda internet şu bu yoktu; gece geç vakitlere kadar pek kalınmazdı. Gerçi gece geç vakitlere kadar kalan çok oluyordur belki de, iletişimsizliğin hâkim olduğu bi dönemde bu durumdan habersiz olabilirim. Şimdi bakıyorum bebe bölüğe sabahtan akşama kadar facebookta online görünüyorlar. Sanırım gece bu vakitlere kadar kalmanın bedelini ''anne terörü'' ile ödemiyorlar.
Neyse içimi döktüm, rahatladım. Cidden okudunuz mu la?

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder